hasan hüseyin's profileaşıkPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    MHP(22) BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ

     

    Alıntı

    BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ




    img119/576/05bozkurtde3.jpg
    Ü
    L
    K
    Ü
    C
    Ü
    L
    Ü
    K

    Ş
    E
    R
    E
    F
    T
    İ
    R
    img119/576/05bozkurtde3.jpg


     
    img509/1213/ulkeso7yx5.gif 







    img104/1835/basbugoy9.gif

    Ş
    E
    R
    E
    F
    T
    E
    N
    img104/2038/adszzur8.png








    img119/576/05bozkurtde3.jpg
    T
    A
    V
    İ
    Z

    V
    E
    R
    İ
    L
    M
    E
    Z

    !
    !
    !

    img119/576/05bozkurtde3.jpg

    BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİN HAYATI

     

    Alıntı

    BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİN HAYATI

    24BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞİN HAYATI

    Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ' in Hayatı


    Göç ...
    Kutludağ'ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk'ün mukadderatı olan göç...
    Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ'un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.




    Yıl 1860
    Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı İlçesi'nin Yukarı Köşkerli Köyü'nde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs'a sürgün edilir.


    Yıl 1917
    Kasım ayının 25'i, öğle vakti, yer, Lefkoşe, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı mütevazı evde, Kıbrıs'a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma Zehra Hanım'ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.


    Yıl 1921
    4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu'na (Sıbyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi'nin dizi dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir "Besmele"dir. "Ey Rahman ve Rahim olan Allah'ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum" dermişcesine bir "Besmele"dir, Ali Arslan'ın ağzından dökülen...
    Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve herbiri birbirinden daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakıyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan'ın adını âdeta senin adın "Alparslan olsun" ve "Sultan Alparslan'a denk bir yiğit Türk ol", diyerek değiştirir.


    Küçük Alparslan'ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşiladamızın tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır.


    Yıl 1933
    Alparslan'ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım'ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin yoluna düşerler; Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...


    Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan'ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır İstanbul'da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız Hoca'nın canevinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan Türkeş.


    Yıl 1936
    Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artık O Türk Ordusu'nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir.


    Yıl 1940
    Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay,Selcen,Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik vebozkurtların Muzaffer Anası'nın 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım'la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.


    Yıl 1944
    3 Mayıs Ankara'da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.


    Şâirin "Öz yurdunda garipsin, özvatanında parya" dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılk Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş'te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini mesnetsiz "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.


    Yıl 1947
    Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu'nda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği'nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez "moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı'daki görevlerinden sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.


    Yıl 1955
    Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada (................) Üniversitesi'nde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye'ye döner.


    Yıl 1959
    Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay'dır.


    Yıl 1960
    Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "İhtilâl'in kudretli Albayı"dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.


    Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960'ta Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince emekliye sevkedilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım'da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.
    1961-62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş'in Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.


    Yıl 1963
    Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
    Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.


    Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevi'nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.


    Yıl 1965
    Tarih 31 Mart saat 11:00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.
    Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı'nda Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.


    Yıl 1969
    Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.


    31 Mart 1975-13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos-31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.


    Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.
    1968 yılından itibaren marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, "Komünist Devrim" için üs haline getirirler. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası" mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.


    Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama heryerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçler"i birşeylerin daha doğrusu ihtilâlin şartlarının "olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.


    Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmeriği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.


    Yıl 1980
    12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır.


    Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından tutuklunan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki Hastahanesi'nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan 1985'de beraat eder ve tahliye olur.


    Yıl 1987
    Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ'a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır.


    Yıl 1987
    Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.


    Yıl 1991
    20 Ekim 1991 Genel Seçimleri'nde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.


    Yıl 1992
    27 Aralık 12 Eylül'ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.


    Yıl 1992
    Tarih 24 Ocak, MÇP'nin 4. Olaganüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.


    Ve Yıl 1997
    Tarih 4 Nisan...
    Karlar altında milyonlarca ağlayan insan...

     

    x1pPHu2K6HCG6pqGBOa7Pwt9E2sP8ckBLu1hCSXLmAln5Tixpz2RAD9vVv3ZNaHxSVT3T4fdCLbpIxdaPqWOQHKbHupLsm_1TH1-f7aS5ZtlmbM7oO_2BVGrQAlparslan Türkeş'in Vasiyeti

    "Türk Devletinin yükselişini ve ihtişamını sağlamak. Bunun için de bütün milletle barış içinde yaşamak, herkesi ayrımsız sevmek, İslâmiyet'in ipine ihlâsla bağlanmak" .


    Ülkücü Gençliğin Başbuğuna Cevabı

    "Ey Ulu Kişi,

    Sana söz veriyoruz. Açtığın yoldan bıraktığın Ülkü'de, bize gösterdiğin doğrultuda izinden bir an bile şaşmayacak, ahlâklı, faziletli, kalbi hak ve vatan aşkıyla çarpan ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan insanlar olacağız.

    Böylece emanet ettiğin ülküyü gergefte nakış işler gibi tüm neslimize işleyeceğiz.

    Dün ATA'ya söz verdiğimiz gibi şimdi sana söz veriyoruz."

    Sözlerinden bir demet:

    Sizlere kolay bir başarı, vaad ediyorum. Kısa zamanda bir iktidar umanlar bizimle yola çıkmasınlar. Yolumuz uzun ve çetindir. Bu yolda karşınıza menfaat teklifleri, tehditler ve daha bir yığın engel çıkacaktır. Bu çetin yolda dayanabilecekler, bizimle gelsinler. Cesur olanlar, kuvvetli olanlar, gerçekten inananlar kafilemize katılsınlar.


    Ben Türk Milletini,
    Sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,
    Rüşvet ve hile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine,
    Ahlâhtan mahrum bir hürriyete, tefecilige, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum.

    Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, ALLAH YOLU'na çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına ğeçmek üzere sıçramaya çağırıyorum.


    Türk Milletine Bizansdan geçme bir Hastalık vardır. Gevşeklik, lâubalilik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik, birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rastgele lâf söylemek...
    Bu hastalık sizde de var. Bu hastalığı tedavi etmeniz lâzımdır. Bu hastalığı tedavi edmezseniz, kendinize yol seçiniz. Milliyetçi Harekette bir saniye daha fazla kalmayınız. Benimle dava arkadaşlığı edecekseniz, her şeyden önce vasıflı Türk olmaya mecbursunuz.
    Türk Milletini batıran, Bizans’ı batıran, Osmanlı İmparatorluğunu batıran hastalık budur.


    "Türk milliyetçılıği meşru savunma, yüksek insanlık duyğuları ve Türk Milletinin kendi tabii haklarının savunulması, korunması duyğusu ve iradesinin, şuurunun bir ifadesidir."


    "Biz aziz milletimize müreffah, kuvetli ve büyük bir Türkiye taahhüt ediyoruz; kendimizi millete adıyoruz.Ve Türklük yoluna başlarımızı koyuyoruz."


    "Türk Devletinin yenilmez, zinde hayat gücü ve Türk Milletinin teminatı ve istikbali gençliktir."


    "Milletler arasındaki mücadele şuurundan mahrum olan toplumlar başkasının boyunduruğu altına düşerler."


    Milletler, yabancı kuvvetlerin ordularınca yok edilmeden önce manevi ve fikri güçleri tarafından esaret altına alınırlar."


    Türk aydınları için Batı'nın sığınması olmak bir ideal olarak benimsenmiştir. Milletimiz için bundan korkunç felaket düşünülemez."


    "Türkiye'nin yükselişi ithal fikirle olmaz. Hiç bir yabancı, Türkün menfaatlerini Türk Milletinin kendisi kadar düşünemez."


    "Davalarımızın çözümü kendimize dönmek, sarsılmaz bir birlik halinde el ele vermek ve geceli gündüzlü çalışmaya girişmekle mümkündür."


    "Toprak bütünlüğümüzü devletimizin ve milletimizin bölünmezliğini hedef alan hainlere karşı Türk Milleti olarak ayağa kalkmalıyız

     

    bozkurt

    y1pv1FRy96t3TO193OCCuH7bIVzMfCzqMrjEK13OmaZTE6zxEg6ZK040Cowb4TqfpExcBkEd3wrYqM

    KURT BAŞLI YUMRUKLAR22

     

    Alıntı

    KURT BAŞLI YUMRUKLAR

    KURT BAŞLI YUMRUKLAR


    bozkurt
    SEVGİLİLERİNİN ELLERİNDEN TUTARAK ONLARLA PARKLARDA, BAHÇELERDE DOYASIYA EĞLENEMEDİLER AŞK SÖZCÜKLERİ FISILDAYAMADILAR, BİR GÜL... BİLE UZATAMADILAR. AŞIKLARI GÖRÜNCE ELELE BİRAZ BURUKLANDILAR, AMA SONRA BOŞVER, BOŞVER... DEDİLER. KARA PALTOLARI, AYAKKABILARININ DİBİNE BASTILAR, ONLAR Kİ, YÜREKLERİNİ MUKADDES OCAKLARDA KAVURDULAR

     

     

    ATSIZIN RUH ADAMI, BAŞBUĞUN 9 IŞIĞINI OKUDULAR. YEMİN ETTİLER ALLAH A, VATANA VEDE BAYRAĞA DÖNMEMEK ÜZERE BAŞKOYDUKLARI YOLDA ARKALARINA BİLE BAKMADAN ELLERİNDEKİ SANCAĞI
    EN YÜKSEĞE ULAŞTIRMAKTI ONLARIN AŞKI, BU AŞK KİMİLERİNİ PEŞİNDEN KOŞTURDU, KİMİLERİ BU AŞK İÇİN CANINI TESLİM ETTİ ALLAH'A...

     

     

    ARKADAŞLARININ OMUZLARINDA YÜRÜDÜ KOŞARCASINA YARADANINA KAVUŞMAK ÜZERE TEBESSÜM ETTİ, BU YOLDA PARLAYAN YILDIZLIĞIYLA KİMİLERİ ANASINI BABASINI KAYBETTİ, KİMİLERİ; EN SEVDİĞİ ARKADAŞINI KOLLARINDA YİTİRDİ. KİMİLERİ, ÇİLEHANELERE İSLAM MÜHRÜNÜ VURDUDA ZİNDANLAR YUSUFİYE OLDU... KİMİLERİ DELİ DEDİ ONLARA, KİMİ DİVANE KİMİDE HAYALPEREST BUNLAR DEDİ... ONLAR;

     

     

    BU VATANIN EĞİLMEZ BİLEKLERİ, BÜKÜLMEZ YÜREKLERİ

     

    KURT BAŞLI YUMRUKLARI...

    VATAN SEVDALILARI

     

    Alıntı

    VATAN SEVDALILARI

         VATAN SEVDALILARI… 222

                

                            “Gündüzün şerri, gecenin hayrından iyidir”

     

                Gündüzleri yaşamak, yaşatmaktı amaçları… Gündüzler gibi parlak bir gençlik ve yine aydınlık, parlak bir geleceğe sahip bir ülke istiyorlardı.

                İnanmak… Her zorluğun eritici, yok edici gücüdür inanmak… İnanarak çıkılan yol muhakkak sonuca vardırır insanı. Onlar da sonsuz teslimiyetle inanıyorlardı yüreklerindeki sevdaya. Gönüllerinde bir Allah(c.c.) adı vardı bir de Ülkü…

                Ülkü denen nazlı gelinde bitirmişlerdi nefsi aşkları. Çağlarına inat yaşıyorlardı yenilmemek için. Gözleri her ne kadar batıya, batının ilmine, bilgisine bakıyorsa bir o kadar da doğuya bakıyordu. Ne yurdunu yabancı ideolojilere, emperyalistlere, komünistlere yutturmaya niyetliydiler ne de sınırlar ötesinde “gel gel” diye feryat eden soydaşlarının çığlıklarını duymazdan gelebilirlerdi.

                Her bir yanları düşman her bir yanları hain doluydu. Yere baksalar yerde yedi başlı yılanlar, göğe baksalar, son nefeslerini vermelerini bekleyen aç akbabalar bekliyordu onları.

                Fakat hiçbiri koymadı onlara; aynı yola birlikte başladıkları tarafından terk edilmek kadar… Gün oldu yalnız kaldılar umutsuzluk çöktü üzerlerine ama hiçbir zaman vazgeçenlerden olmadılar. Çünkü onlar gerçek vatan sevdalılarıydı…

                Hor görüldü sevdaları, terk edildiler, küçümsendi kavgaları, bir gül bahçesine girercesine toprağa gönderildiler yine de onlar BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ parolasıyla yola devam demişlerdi. Ne yalnız kalışlarına üzülecek, ne de kanları toprağa süzülen arkadaşları arkasından gönüllerince yas tutabilecek vakitleri yoktu.

                Onlar, Atatürk’ün Bursa Nutku’nda bahsettiği Türk Gençleriydiler ve yine Galip Erdem’in örnek olarak gösterdiği akyuvarlardı. Vatanı, milleti aleyhinde gösterilen en küçük kıpırtıda polisi, askeri var bu milletin deyip duracak gençler değildi onlar. Kimsenin onlara ‘haydi görev başına’ demesine gerek yoktu. Onlar bu görev ahlakını ülkülerinden biliyorlardı. Hasta edilmek istenen bedeni korumaya görevli akyuvarlar gibi zayıf düşürülmek istenen ülkenin koruyucusu olmalıydı onlar. Ne bir güç onları yönlendirebilir ne de baş koydukları yoldan döndürebilirdi…

                Soylu kavgaları karşılığında mükâfat; zindanlar, işkenceler, sehpalar oldu. Allah yoluna olan sarsılmaz inanç ve teslimiyetti onları ayakta tutan. Hayatın güzelliklerini yaşamamışları belki ama onlar bu güzelliklerden, bu yola çıktıklarında vazgeçmişlerdi zaten. Yıllarca, zindanlarda kaldıkları süre içerisine, bir kuşun uçuşu, çimenin yeşili, gökyüzünün mavisi, mevsimler… unutturuldu onlara. Sevdiklerini, ailelerini göremediler. Bazıları ise hiç göremeyecekti çünkü darağaçları kurulmuştu onlar için. Ölümü beklediler hücrelerde. İki şey vardı akıllarında. Biri “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridirler, lakin siz anlayamazsınız.”(Bakara,154) Diğeri yüce sevdaları… Vatan sevdaları…

                Onların bıraktığı yerden bu davayı sürdürmeye devam etmiş gençler daim varlığını koruyacak, Allah ve ülküsü yolunda can veren yiğitleri unutmayacak ve unutturmayacak…

     

    Biliyoruz ki; UNUTMAK TÜKENMEKTİR…

     

                “Yunus’la balık karnında, Yusuf’la kuyuda

                Tanıştık tanışalı kıskandırdık suyu da

                Ey sahte kahraman sen biraz daha uyu da

                Sen kavgadan kaçarken ‘Hubeyd-Bilal’ yaşadık

                Satmadık davayı satmadık dostları

                Bu ömrü helal yaşadık

                İki yüzlü çağ suskun, suçsuz vebal yaşadık

                Eylül’de yas, Mayıs’ta kan, ihtilal yaşadık

                                                

                                          

                                               ( Zor Zamanlarda Yaşananlar)

      musul09

     

     

    TARİHİ YAZDIK BEDELİ ÖDENDİ DİYE!

     

    Alıntı

    TARİHİ YAZDIK BEDELİ ÖDENDİ DİYE!

     

     

     

    39  TARİHİ YAZDIK BEDELİ ÖDENDİ DİYE! 

     

                Tarih; Milletlerin birbirleriyle ilişkilerini, kültürel yaşamlarını, savaş ve barışlarını, zaferlerini, yenilgilerini, zaman, yer ve insanlar çerçevesinde anlatan bir bütündür.

                Her milletin geçmişini temsil eden bir tarihi vardır. Tarihinde de birçok, önemli ve milletlerin kaderini ortaya koyan olaylar, kültürünü oluşturan birikimler bulunmaktadır. Günümüze kadar gelen yazılı vesikalarla da milletlerle ilgili bilgiler bize ulaşmıştır. Tarihin derin sayfalarında birçok millet ve bu milletlerin teşkilatlanmalarıyla kurulan devletler boy göstermiş, kimisi uzun yıllar toplumlara hükmetmiş, kimisi uzun ömürlü olmayıp tarihten silinip gitmiştir.

                Tarihin ak sayfalarında; temiz bir geçmişe sahip, birbiri ardınca üstün zaferlere imza atmış, uzun yıllar boyunca toplumları yöneten devlet teşkilatlanmaları ve kendine has zengin bir kültür oluşturmuş milletlerden birisi Yüce Türk Milleti’dir. Türklerin hiçbir milletle karşılaştırma yapılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmaları ve bu yayılma süresince verdiği mücadeleler, bu milletin dünya devleti olma ülküsüne inancının samimi olduğunu göstermektedir. Türk Milleti’nin milli gururu çok yüksekti ve dünya’ya hükmetmek için yaratıldıklarına inanıyorlardı.

                Türk Milleti’nin önemli özelliklerinden birisi de teşkilatçılığıdır. Fethedilen her yerde, orayı uzun süredir yönetiyormuşçasına teşkilatlanırlardı. Kurulan cihan devletleri ve bu devletlerin yüz yıllara boyunca yaşaması, ayakta kalması da bu özelliğin ne kadar gerçek olduğunu göstermektedir.

                Türk Milleti’nin diğer bir göze çarpan özelliği de milliyetçiliğidir ki; bu milliyetçilik, Türk Milleti için yeni olmadığını ve tarihin ilk sayfalarından bu yana mevcut olduğunu Çin tarihi kaynaklarındaki vesikalarda ispatlamaktadır. M.Ö. I. Asırda Türk Milleti’nde milliyetçilik ve devlet görüşlerinin varlığı, Hun İmparatoru Çiçi Yabgu şöyle söylemektedir: “Çinlilere tabi olmayacağız. Zira kuvveti takdir etmek ve mahkûmiyeti hakir görmek, biz Hunluların en eski âdetidir. Savaşçı atlı hayatımız dolayısıyla adı bütün yabancı kavimleri titreten bir millet meydana getirdik. Savaşın talihi çenkte ölmektir. Eğer biz de ölürsek kahramanlık şöhretimiz bizi dünya durdukça yaşatacak, oğullarımız ve torunlarımız, sair kavimlerin başbuğları olacaktır.”

                Türk Tarihi, tarihin en önemli dönüm noktalarına sahip, biri biri ardınca elde ettiği zaferleriyle dolu, İslam’ın üç kıt’aya uzanmasını sağlayan, düşmanlarının yüreğini titreten, mazlumların umudu olan ve yüzlerini güldüren Türk Milleti’nin şerefli geçmişini anlatan eşsiz bir bölümüdür.

                Türk “kuvvetli” anlamına gelmekle beraber Çin tarihi kaynaklarında ilk defa M.Ö. 1328’de geçmiştir. Türk adının tarihe yazılması 4.000 yıl öncesine dayanıyor fakat bizler Türk Tarihi’ni M.Ö III. Yüzyıldan sonra ilk kurulan devlet olan Hun Devleti’nin hükümdarı Teoman’dan itibaren biliyoruz. Hun Hükümdarı Teoman’ın oğlu Mete’nin başa geçtikten sonra elde ettiği üstün zaferler sonucunda, Altay kavimlerini toplayarak Asya’yı fethetmiş ve Cihan İmparatorluğu yolunda büyük mesafeler almıştır.

                Hun Devleti’nden sonra kurulan Göktürk Devleti, Türk isminin ilk kullanıldığı devlettir ki, Göktürklerle de bilgili, becerikli ve askeri dehaya sahip komutanların öncülüğünde zaferler kazanıp, geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bir dönem Çinililerin hilelerine kanıp, Çin hâkimiyetine girmişselerde, Türk Milleti’nin karakteristik özelliği olan hür ve bağımsız yaşama isteği ve milliyetçiliği bu esaretin uzun sürmemesi ve harekete geçilmesi gerektiğini göstermiştir. Bununla birlikte Göktürk şehzadesi olan Kür Şad’ın da kırk yiğidi ile giriştiği, Çinlilerin yüreğini ağzına getiren, yüzyıllar boyunca konuşulan ve bir efsane haline gelen ihtilal, her ne kadar başarısız olsa da Türklerin harekete geçmesinde bir kıvılcım olmuş, yapılan zafer dolu mücadeleler ile yeniden bağımsızlık kazanılmıştır. Göktürk hükümdarı Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tegin ile Türk Milleti feraha ve zengin kılınmış, Türk Devleti yenilmez orduya ve şöhrete sahip olmuştur. Göktürklerden sonra kurulan Uygur Devleti ile başarılı savaş dönemleri ve yönetim devam etmiş, Türklerin İslam ile tanışıp, Alplik geleneğinin Alperen’e dönüşmesi Karahanlılar Devleti’nin Hükümdarı Satuk Buğra Han döneminde gerçekleşmiştir.

                Bir Türk Devleti olan Karhanlılar, Müslüman olarak ve Türk Devleti’ni Akdeniz’e kadar taşımakla Türk Tarihi’ndeki dönüm noktalarından birini gerçekleştirmişlerdir. Anadolu’ya geçiş ve buranın anayurt haline gelmesi Selçuklular döneminde meydana gelmiştir. Tuğrul Bey ve Çağrı Bey kardeşlerin, elde ettikleri 1040 Dandanakan zaferi, 1071 Malazgirt zaferine atılan önemli bir adım olmuştur. Sultan Alparslan komutasındaki Türk ordusu tarihin en önemli savaşlardan birini vererek Anadolu’nun kapısını Türk Milleti’ne hiç kapanmayacak şekilde açmıştır. II. Kılıçaslan komutasındaki Türk ordusu ise Türklerin Anadolu’dan çıkarılamayacağını ve artık buranın Türk anayurdu olduğunu ispatlayan Miryakefalon Zaferine imza atmıştır. Böylece Anadolu fethi devam etmiştir.

                Selçuklu Devleti siyasi iktidarını kaybedip zayıflayınca Anadolu parçalanmaya başladı. Osmanlıoğullarının tarih sahnesinde rol almasıyla birçok beyliğe parçalanan Anadolu yeniden bir siyasi istikrara ulaşmıştır. Ertuğrul Gazi oğlu Osman Bey’in önderliğinde, Anadolu’da bulunan birçok beylikten küçük olan, Osmanoğlulları Beyliği yeni fetihlere başlamıştır ve gösterdiği bu mücadele Selçuklu Hükümdarı tarafından beğenilmiş ve Anadolu’da istikrarı tekrar sağlayabilecek olarak Osmanoğlulları görülmüştür. Tarihte bunun doğruluğunu ispatladı ve üç kıt’aya hakim bir Osmanlı Devleti, Söğüt’te tohumları atılarak, birbiri ardınca elde edilen zaferler ile yayılmaya başladı. Bu başarı hem Türk hükümdarlarının akıllı ve askeri dehaya sahip olmalarından hem de Türk yiğitlerinin sonsuz iman ve cesaretinden kaynaklanıyordu. Allah’ın adını yayma ve dünyaya barış, huzur nizamı getirme hedefi Türklerin başarıdan başarıya uzanmasını sağlıyordu. Osman Beyler, Orhan Gaziler, Yavuz Sultan Selimler, Fatih Sultan Mehmetler ile devlet büyümüş, dünyaya nam salmıştı.

                Türk Tarihi, tarihe dönüm noktalarıyla imza atmış bir tarihtir ki; bunlardan biri İstanbul’un fethidir. Bu şehrin fethi nice devletlerin ve komutanların yüreğinde yer yapmış,  birçok sefer düzenlenmiş ama kimseye kısmet olmamıştır. Peygamber Efendimizin hadisine nail olma aşkıyla mücadele edilmiş ama bu kutlu fetih Türk Kumandanı Fatih Sultan Mehmet’e nasip olmuştur.

                Cihan Devleti olan Osmanlı Devleti uzun yıllar üç kıt’a, yedi denize hükmetmiş, her gittiği yere Müslüman Türk adını ve barışını, huzurunu taşımıştır. Bu devleti, her ne kadar dahi komutanlar kurup yönetmişlerse de daha sonra başa, Osmanlı Devleti’nin en kudretli döneminde olduğu için başlayan huzursuzlukları küçümseyen, umursamaz ve zevke düşkün yöneticilerin gelmesi, Devletin gittikçe zayıflamasına neden olmuştur. Daha önceleri Türk’ün adını duyunca yüreklerine korku dolan devletler artık Osmanlı’ya kafa tutmaya başlamıştır. Son zamanlarında yeniden toparlanmak için adımlar atılmışsa da artık devletin ipleri yabancı kuvvetlerin eline geçmiş bulunduğundan, bir işe yaramamış ve maalesef kaçınılmaz son gerçekleşip Cihan Devleti yıkılmaya başlamıştır. Yabancı kuvvetler ipleri elinde bulundurmakla yetinmemiş tamamen parçalamak amacıyla, artık sadece şahsi menfaatlerini düşünen son Osmanlı yöneticilerine Sevr’i imzalatmıştır. Fakat Türk Milleti, bu hain imzayı atan o titrek ellerin sahiplerini asla affetmemiş ve tarihin sayfalarına kara bir leke olarak kaydetmiştir.

                Bir zamanlar dört tarafa yiğitliğiyle nam salmış, adıyla yürekleri titretmiş Türk Devleti artık dört taraftan kuşatılmıştı. Bu kuşatma sadece dışarıdan gelen kuvvetler tarafından değildi. Bu kuşatmaya, yıllar boyu Osmanlı Devleti içerisinde yaşamış ve bu topraklardan geçinmiş Ermeniler ve Rumlar da destek vermişti. Türk Milleti maddi manevi çöküntüye itilmişti ama yürekler bir kurtarıcının çıkacağına inanıyor ve onu bekliyordu. Tanrı,  bu kutlu Milletin artık daha fazla hakaret altında kalmasına müsaade etmemiş, tarih sahnesine Mustafa Kemal’i çıkararak, milletin düştüğü yerden kalkmasına fırsat vermiştir. Türk Milleti’nin elinden kut’u alınmıştı ama imanı, cesareti ve vatan sevgisi yüreğindeydi, kimse silip atamamıştı.

                Bunu da tüm dünya, Çanakkale zaferindeki, Kurtuluş Savaşı’ndaki üstün mücadele, fedakârlık ve yiğitçe çarpışmalarda görmüştü. Türk Milleti’ni Anadolu’dan atmak o kadar da kolay değildi. Güneş battığı yerden Türk için tekrar doğuyordu. Bu sefer Türkiye Cumhuriyeti olarak… Anadolu’da yeni bir devlet kurulmuştu. Tarih Türk’ün yeniden dirilişini kaydediyordu. Fakat cumhuriyetin kuruluşuyla sıkıntılar bitmemişti, yeniden bir oluşum gerekiyordu. Bu aşama da Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan inkılâplar ile büyük yol alındı. Ama hainler ve Türk’ü yok etmek isteyenler boş durmuyordu. Bu millet, ülkeyi bölmek, milleti birbirine düşürmek amaçlı yapılan hareketler sonucunda, bedeli vatanını seven, ülkenin yabancı ideolojilerin hâkimiyetine girmemesi için canından geçen gençler tarafından ağır ödenen, ihtilaller yaşadı. O günler insanların hayatlarında izler bırakarak geçti fakat ülke etrafında bizlerin her an düşmemizi bekleyenler ise asla vazgeçmedi ve hala da vazgeçmeden pusuda beklemektedirler.  Bunun bilincinde düşünmeli, davranmalı, yaşamalıyız.

                Bir milletin yüzyıllar boyunca adının tarihe şan ve şerefle anılması ve yaşaması kolay değildir. Ya milletlere hükmeden olursun ya da hükmedilen… Yönetmek ama adına, törene ve imanına yakışır şekilde… Türk Milleti’nin de dünya tarihindeki bu eşsiz yere sahip olması, Allah’a olan imanından ve töreye olan bağlılığından ötürüdür. Üstün ahlakın ve törenin gereğince yaşayan ve yöneten hükümdarların evlatlarına olan en önemli vasiyetleri de bu ahlakın devamlılığı, adaletli ve milli benliği koruyarak yönetmek olmuştur. Malazgirt kahramanı Alparslan’a babası Çağrı Bey nasihatinde: “Ey Oğul, Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle kork. Kalbinde utanma duygusu yer tutsun. Sana ne bir yurt ne de büyük bir hazine bırakmış değilim. Senin en büyük hazinen güzel ahlakın olsun… Oğul, liderlik ateşten gömlektir. Eğer ki insanlar seni seçmediği sürece, seçildiğin zaman da Allah’ın emrinden ayrılmayasın. Oğul, bu hayat geçicidir elbette. Ama unutmayasın ki; zevk ve acılar sonsuza dek kalır. Ebedi hayatın bu geçici yerde hazırlandığını unutmayasın. Vakit tamamlandı mı geriye dönüşü yoktur oğul…” diyerek yönetirken, karar verirken Allah’tan korkmasını, Türk ahlakına ve töresine yakışır şekilde davranmasını öğütlemiştir.

                 Bizler tarihi yaptık ve yazdık. Fakat yazdığımız tarihin her sayfasının bedelini ödeyerek. Elde edilen zaferlerimizle, vatanın her karışına dökülen kanlarımızla, ay yıldızımıza kanlarımızı akıtıp al bayrağı oluşturmuş olmamızla bu bedel ödendi ama ağır gelmedi bize, gocunmadık çünkü varlığımız boyunca Allah’ın adını, O’nun nizamı Türk gücüyle yaymayı, vatan savunmayı boynumuzun borcu bildik. Ne düşmandan korktuk ne de zorluklar karşısında yılgınlığa yenik düştük… Bozkurt soylu Oğuz boylu Türkleriz, Büyük Türkiye ülküsünden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz çağa inat. Tanrı elbet bir gün Türk’e onu yarattığı amaca ulaştıracak yolu açacak,  ne beyinlerden ne de iman dolu yüreklerden bu ülkü silinmeyecek… Türk’ün yanılgıya düştüğü yerler olmuş, belki de olacaktır da yine ama üstün yaratılış karakteri onu bu yanılgılardan çevirecek ülkenin, milletin aydınlık geleceğinin bir an önce elde edilmesi yolundaki mücadele büyük komutanlar Mete, Kür Şad, Çağrı Bey, Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Gazi Mustafa Kemal’in devam ettirdiği yerden gelecek kuşaklara aktarılacaktır.

                Türk olma bilincinde, Türk gibi düşünen yani kuşaklar boyu aktarılan kültür ve töreye uygun, milli menfaatleri gözeterek ve bütünleşerek yaşadığımız sürece her türlü sorunu, tehdidi, hainliği bertaraf edecek güç bizdedir. Bu gücü de damarlarımızdaki asil kanda bulabiliriz, başka yerde aramamıza gerek yok. Türk eğilmez, bükülmez. Tarihi boyunca bunu hiçbir zaman yapmadı ve yapmayacaktır da. Anlımız ak başımız dik yaşadık. Unutmayalım eğilenler mutlaka el de öperler…TANRI TÜRK’Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN!...

     

                                                                                                                                          10

    SARAYLARDA SÜREMEM DAĞLARDA SÜRDÜĞÜMÜ BİN CİHANA DEĞİŞMEM ŞU ÖKSÜZ   TÜRKLÜĞÜMÜ!!!!

     

     

     

    October 25

    türk

    Ben Bir TÜRKÜM !...

    Ben;

    Orta Asya'dan Türeyen, Anadolu'da Büyüyen, Avrupa İçlerine Yürüyen TÜRK'üm !

    Ben;

    Dağlarda Gemi Gezdiren, Taşlara Destanlar Kazdıran, Tarihi Baştan Yazdıran, TÜRK'üm !

    Ben;

    Adalete, Ben Mertliğe Örnekler Veren, Ölüm - Kalım Savaşına Gülerek Giden, Yeryüzünde Her Murada Eren TÜRK'üm !

    Ben;

    Sancaklara, Tuğlara Baş Eğdiren, Beylere, Paşalara Hil'at Giydiren, Kılıcını Üç Kıt'ada Gezdiren TÜRK'üm !

    Ben;

    Atilla'yı, Yavuz'u, Fatih'i Var Eden, Kralları, İmparatorları Kendisine Yar Eden, Düşmanına Dünyasını Dar Eden TÜRK'üm !

    Ben;

    Şahları, Sultanları Kul Edinen, Altınları, Elmasları Pul Edinen, İncili Kaftanları Çul Edinen TÜRK'üm !

    Ben;

     Zafer Rüyasını Görenlere Saç Yolduran, Hezimete Uğratıp, Ümitleri Solduran, Müzelerde Baş köşeleri Dolduran TÜRK'üm !

    Ben;

    Damarlarında Asil Kanın Aktığı Irkım, Benden Bahseder Destanım, Ağıtım, TÜRK'üm, Ben TÜRK'üm, Taa İliklerime Kadar