TARİHİ YAZDIK BEDELİ ÖDENDİ DİYE!
Tarih; Milletlerin birbirleriyle ilişkilerini, kültürel yaşamlarını, savaş ve barışlarını, zaferlerini, yenilgilerini, zaman, yer ve insanlar çerçevesinde anlatan bir bütündür.
Her milletin geçmişini temsil eden bir tarihi vardır. Tarihinde de birçok, önemli ve milletlerin kaderini ortaya koyan olaylar, kültürünü oluşturan birikimler bulunmaktadır. Günümüze kadar gelen yazılı vesikalarla da milletlerle ilgili bilgiler bize ulaşmıştır. Tarihin derin sayfalarında birçok millet ve bu milletlerin teşkilatlanmalarıyla kurulan devletler boy göstermiş, kimisi uzun yıllar toplumlara hükmetmiş, kimisi uzun ömürlü olmayıp tarihten silinip gitmiştir.
Tarihin ak sayfalarında; temiz bir geçmişe sahip, birbiri ardınca üstün zaferlere imza atmış, uzun yıllar boyunca toplumları yöneten devlet teşkilatlanmaları ve kendine has zengin bir kültür oluşturmuş milletlerden birisi Yüce Türk Milleti’dir. Türklerin hiçbir milletle karşılaştırma yapılamayacak kadar geniş bir coğrafyaya yayılmaları ve bu yayılma süresince verdiği mücadeleler, bu milletin dünya devleti olma ülküsüne inancının samimi olduğunu göstermektedir. Türk Milleti’nin milli gururu çok yüksekti ve dünya’ya hükmetmek için yaratıldıklarına inanıyorlardı.
Türk Milleti’nin önemli özelliklerinden birisi de teşkilatçılığıdır. Fethedilen her yerde, orayı uzun süredir yönetiyormuşçasına teşkilatlanırlardı. Kurulan cihan devletleri ve bu devletlerin yüz yıllara boyunca yaşaması, ayakta kalması da bu özelliğin ne kadar gerçek olduğunu göstermektedir.
Türk Milleti’nin diğer bir göze çarpan özelliği de milliyetçiliğidir ki; bu milliyetçilik, Türk Milleti için yeni olmadığını ve tarihin ilk sayfalarından bu yana mevcut olduğunu Çin tarihi kaynaklarındaki vesikalarda ispatlamaktadır. M.Ö. I. Asırda Türk Milleti’nde milliyetçilik ve devlet görüşlerinin varlığı, Hun İmparatoru Çiçi Yabgu şöyle söylemektedir: “Çinlilere tabi olmayacağız. Zira kuvveti takdir etmek ve mahkûmiyeti hakir görmek, biz Hunluların en eski âdetidir. Savaşçı atlı hayatımız dolayısıyla adı bütün yabancı kavimleri titreten bir millet meydana getirdik. Savaşın talihi çenkte ölmektir. Eğer biz de ölürsek kahramanlık şöhretimiz bizi dünya durdukça yaşatacak, oğullarımız ve torunlarımız, sair kavimlerin başbuğları olacaktır.”
Türk Tarihi, tarihin en önemli dönüm noktalarına sahip, biri biri ardınca elde ettiği zaferleriyle dolu, İslam’ın üç kıt’aya uzanmasını sağlayan, düşmanlarının yüreğini titreten, mazlumların umudu olan ve yüzlerini güldüren Türk Milleti’nin şerefli geçmişini anlatan eşsiz bir bölümüdür.
Türk “kuvvetli” anlamına gelmekle beraber Çin tarihi kaynaklarında ilk defa M.Ö. 1328’de geçmiştir. Türk adının tarihe yazılması 4.000 yıl öncesine dayanıyor fakat bizler Türk Tarihi’ni M.Ö III. Yüzyıldan sonra ilk kurulan devlet olan Hun Devleti’nin hükümdarı Teoman’dan itibaren biliyoruz. Hun Hükümdarı Teoman’ın oğlu Mete’nin başa geçtikten sonra elde ettiği üstün zaferler sonucunda, Altay kavimlerini toplayarak Asya’yı fethetmiş ve Cihan İmparatorluğu yolunda büyük mesafeler almıştır.
Hun Devleti’nden sonra kurulan Göktürk Devleti, Türk isminin ilk kullanıldığı devlettir ki, Göktürklerle de bilgili, becerikli ve askeri dehaya sahip komutanların öncülüğünde zaferler kazanıp, geniş bir coğrafyaya yayılmışlardır. Bir dönem Çinililerin hilelerine kanıp, Çin hâkimiyetine girmişselerde, Türk Milleti’nin karakteristik özelliği olan hür ve bağımsız yaşama isteği ve milliyetçiliği bu esaretin uzun sürmemesi ve harekete geçilmesi gerektiğini göstermiştir. Bununla birlikte Göktürk şehzadesi olan Kür Şad’ın da kırk yiğidi ile giriştiği, Çinlilerin yüreğini ağzına getiren, yüzyıllar boyunca konuşulan ve bir efsane haline gelen ihtilal, her ne kadar başarısız olsa da Türklerin harekete geçmesinde bir kıvılcım olmuş, yapılan zafer dolu mücadeleler ile yeniden bağımsızlık kazanılmıştır. Göktürk hükümdarı Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tegin ile Türk Milleti feraha ve zengin kılınmış, Türk Devleti yenilmez orduya ve şöhrete sahip olmuştur. Göktürklerden sonra kurulan Uygur Devleti ile başarılı savaş dönemleri ve yönetim devam etmiş, Türklerin İslam ile tanışıp, Alplik geleneğinin Alperen’e dönüşmesi Karahanlılar Devleti’nin Hükümdarı Satuk Buğra Han döneminde gerçekleşmiştir.
Bir Türk Devleti olan Karhanlılar, Müslüman olarak ve Türk Devleti’ni Akdeniz’e kadar taşımakla Türk Tarihi’ndeki dönüm noktalarından birini gerçekleştirmişlerdir. Anadolu’ya geçiş ve buranın anayurt haline gelmesi Selçuklular döneminde meydana gelmiştir. Tuğrul Bey ve Çağrı Bey kardeşlerin, elde ettikleri 1040 Dandanakan zaferi, 1071 Malazgirt zaferine atılan önemli bir adım olmuştur. Sultan Alparslan komutasındaki Türk ordusu tarihin en önemli savaşlardan birini vererek Anadolu’nun kapısını Türk Milleti’ne hiç kapanmayacak şekilde açmıştır. II. Kılıçaslan komutasındaki Türk ordusu ise Türklerin Anadolu’dan çıkarılamayacağını ve artık buranın Türk anayurdu olduğunu ispatlayan Miryakefalon Zaferine imza atmıştır. Böylece Anadolu fethi devam etmiştir.
Selçuklu Devleti siyasi iktidarını kaybedip zayıflayınca Anadolu parçalanmaya başladı. Osmanlıoğullarının tarih sahnesinde rol almasıyla birçok beyliğe parçalanan Anadolu yeniden bir siyasi istikrara ulaşmıştır. Ertuğrul Gazi oğlu Osman Bey’in önderliğinde, Anadolu’da bulunan birçok beylikten küçük olan, Osmanoğlulları Beyliği yeni fetihlere başlamıştır ve gösterdiği bu mücadele Selçuklu Hükümdarı tarafından beğenilmiş ve Anadolu’da istikrarı tekrar sağlayabilecek olarak Osmanoğlulları görülmüştür. Tarihte bunun doğruluğunu ispatladı ve üç kıt’aya hakim bir Osmanlı Devleti, Söğüt’te tohumları atılarak, birbiri ardınca elde edilen zaferler ile yayılmaya başladı. Bu başarı hem Türk hükümdarlarının akıllı ve askeri dehaya sahip olmalarından hem de Türk yiğitlerinin sonsuz iman ve cesaretinden kaynaklanıyordu. Allah’ın adını yayma ve dünyaya barış, huzur nizamı getirme hedefi Türklerin başarıdan başarıya uzanmasını sağlıyordu. Osman Beyler, Orhan Gaziler, Yavuz Sultan Selimler, Fatih Sultan Mehmetler ile devlet büyümüş, dünyaya nam salmıştı.
Türk Tarihi, tarihe dönüm noktalarıyla imza atmış bir tarihtir ki; bunlardan biri İstanbul’un fethidir. Bu şehrin fethi nice devletlerin ve komutanların yüreğinde yer yapmış, birçok sefer düzenlenmiş ama kimseye kısmet olmamıştır. Peygamber Efendimizin hadisine nail olma aşkıyla mücadele edilmiş ama bu kutlu fetih Türk Kumandanı Fatih Sultan Mehmet’e nasip olmuştur.
Cihan Devleti olan Osmanlı Devleti uzun yıllar üç kıt’a, yedi denize hükmetmiş, her gittiği yere Müslüman Türk adını ve barışını, huzurunu taşımıştır. Bu devleti, her ne kadar dahi komutanlar kurup yönetmişlerse de daha sonra başa, Osmanlı Devleti’nin en kudretli döneminde olduğu için başlayan huzursuzlukları küçümseyen, umursamaz ve zevke düşkün yöneticilerin gelmesi, Devletin gittikçe zayıflamasına neden olmuştur. Daha önceleri Türk’ün adını duyunca yüreklerine korku dolan devletler artık Osmanlı’ya kafa tutmaya başlamıştır. Son zamanlarında yeniden toparlanmak için adımlar atılmışsa da artık devletin ipleri yabancı kuvvetlerin eline geçmiş bulunduğundan, bir işe yaramamış ve maalesef kaçınılmaz son gerçekleşip Cihan Devleti yıkılmaya başlamıştır. Yabancı kuvvetler ipleri elinde bulundurmakla yetinmemiş tamamen parçalamak amacıyla, artık sadece şahsi menfaatlerini düşünen son Osmanlı yöneticilerine Sevr’i imzalatmıştır. Fakat Türk Milleti, bu hain imzayı atan o titrek ellerin sahiplerini asla affetmemiş ve tarihin sayfalarına kara bir leke olarak kaydetmiştir.
Bir zamanlar dört tarafa yiğitliğiyle nam salmış, adıyla yürekleri titretmiş Türk Devleti artık dört taraftan kuşatılmıştı. Bu kuşatma sadece dışarıdan gelen kuvvetler tarafından değildi. Bu kuşatmaya, yıllar boyu Osmanlı Devleti içerisinde yaşamış ve bu topraklardan geçinmiş Ermeniler ve Rumlar da destek vermişti. Türk Milleti maddi manevi çöküntüye itilmişti ama yürekler bir kurtarıcının çıkacağına inanıyor ve onu bekliyordu. Tanrı, bu kutlu Milletin artık daha fazla hakaret altında kalmasına müsaade etmemiş, tarih sahnesine Mustafa Kemal’i çıkararak, milletin düştüğü yerden kalkmasına fırsat vermiştir. Türk Milleti’nin elinden kut’u alınmıştı ama imanı, cesareti ve vatan sevgisi yüreğindeydi, kimse silip atamamıştı.
Bunu da tüm dünya, Çanakkale zaferindeki, Kurtuluş Savaşı’ndaki üstün mücadele, fedakârlık ve yiğitçe çarpışmalarda görmüştü. Türk Milleti’ni Anadolu’dan atmak o kadar da kolay değildi. Güneş battığı yerden Türk için tekrar doğuyordu. Bu sefer Türkiye Cumhuriyeti olarak… Anadolu’da yeni bir devlet kurulmuştu. Tarih Türk’ün yeniden dirilişini kaydediyordu. Fakat cumhuriyetin kuruluşuyla sıkıntılar bitmemişti, yeniden bir oluşum gerekiyordu. Bu aşama da Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan inkılâplar ile büyük yol alındı. Ama hainler ve Türk’ü yok etmek isteyenler boş durmuyordu. Bu millet, ülkeyi bölmek, milleti birbirine düşürmek amaçlı yapılan hareketler sonucunda, bedeli vatanını seven, ülkenin yabancı ideolojilerin hâkimiyetine girmemesi için canından geçen gençler tarafından ağır ödenen, ihtilaller yaşadı. O günler insanların hayatlarında izler bırakarak geçti fakat ülke etrafında bizlerin her an düşmemizi bekleyenler ise asla vazgeçmedi ve hala da vazgeçmeden pusuda beklemektedirler. Bunun bilincinde düşünmeli, davranmalı, yaşamalıyız.
Bir milletin yüzyıllar boyunca adının tarihe şan ve şerefle anılması ve yaşaması kolay değildir. Ya milletlere hükmeden olursun ya da hükmedilen… Yönetmek ama adına, törene ve imanına yakışır şekilde… Türk Milleti’nin de dünya tarihindeki bu eşsiz yere sahip olması, Allah’a olan imanından ve töreye olan bağlılığından ötürüdür. Üstün ahlakın ve törenin gereğince yaşayan ve yöneten hükümdarların evlatlarına olan en önemli vasiyetleri de bu ahlakın devamlılığı, adaletli ve milli benliği koruyarak yönetmek olmuştur. Malazgirt kahramanı Alparslan’a babası Çağrı Bey nasihatinde: “Ey Oğul, Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle kork. Kalbinde utanma duygusu yer tutsun. Sana ne bir yurt ne de büyük bir hazine bırakmış değilim. Senin en büyük hazinen güzel ahlakın olsun… Oğul, liderlik ateşten gömlektir. Eğer ki insanlar seni seçmediği sürece, seçildiğin zaman da Allah’ın emrinden ayrılmayasın. Oğul, bu hayat geçicidir elbette. Ama unutmayasın ki; zevk ve acılar sonsuza dek kalır. Ebedi hayatın bu geçici yerde hazırlandığını unutmayasın. Vakit tamamlandı mı geriye dönüşü yoktur oğul…” diyerek yönetirken, karar verirken Allah’tan korkmasını, Türk ahlakına ve töresine yakışır şekilde davranmasını öğütlemiştir.
Bizler tarihi yaptık ve yazdık. Fakat yazdığımız tarihin her sayfasının bedelini ödeyerek. Elde edilen zaferlerimizle, vatanın her karışına dökülen kanlarımızla, ay yıldızımıza kanlarımızı akıtıp al bayrağı oluşturmuş olmamızla bu bedel ödendi ama ağır gelmedi bize, gocunmadık çünkü varlığımız boyunca Allah’ın adını, O’nun nizamı Türk gücüyle yaymayı, vatan savunmayı boynumuzun borcu bildik. Ne düşmandan korktuk ne de zorluklar karşısında yılgınlığa yenik düştük… Bozkurt soylu Oğuz boylu Türkleriz, Büyük Türkiye ülküsünden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz çağa inat. Tanrı elbet bir gün Türk’e onu yarattığı amaca ulaştıracak yolu açacak, ne beyinlerden ne de iman dolu yüreklerden bu ülkü silinmeyecek… Türk’ün yanılgıya düştüğü yerler olmuş, belki de olacaktır da yine ama üstün yaratılış karakteri onu bu yanılgılardan çevirecek ülkenin, milletin aydınlık geleceğinin bir an önce elde edilmesi yolundaki mücadele büyük komutanlar Mete, Kür Şad, Çağrı Bey, Alparslan, Fatih Sultan Mehmet, Gazi Mustafa Kemal’in devam ettirdiği yerden gelecek kuşaklara aktarılacaktır.
Türk olma bilincinde, Türk gibi düşünen yani kuşaklar boyu aktarılan kültür ve töreye uygun, milli menfaatleri gözeterek ve bütünleşerek yaşadığımız sürece her türlü sorunu, tehdidi, hainliği bertaraf edecek güç bizdedir. Bu gücü de damarlarımızdaki asil kanda bulabiliriz, başka yerde aramamıza gerek yok. Türk eğilmez, bükülmez. Tarihi boyunca bunu hiçbir zaman yapmadı ve yapmayacaktır da. Anlımız ak başımız dik yaşadık. Unutmayalım eğilenler mutlaka el de öperler…TANRI TÜRK’Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN!...
SARAYLARDA SÜREMEM DAĞLARDA SÜRDÜĞÜMÜ BİN CİHANA DEĞİŞMEM ŞU ÖKSÜZ TÜRKLÜĞÜMÜ!!!!