VATAN SEVDALILARI…
“Gündüzün şerri, gecenin hayrından iyidir”
Gündüzleri yaşamak, yaşatmaktı amaçları… Gündüzler gibi parlak bir gençlik ve yine aydınlık, parlak bir geleceğe sahip bir ülke istiyorlardı.
İnanmak… Her zorluğun eritici, yok edici gücüdür inanmak… İnanarak çıkılan yol muhakkak sonuca vardırır insanı. Onlar da sonsuz teslimiyetle inanıyorlardı yüreklerindeki sevdaya. Gönüllerinde bir Allah(c.c.) adı vardı bir de Ülkü…
Ülkü denen nazlı gelinde bitirmişlerdi nefsi aşkları. Çağlarına inat yaşıyorlardı yenilmemek için. Gözleri her ne kadar batıya, batının ilmine, bilgisine bakıyorsa bir o kadar da doğuya bakıyordu. Ne yurdunu yabancı ideolojilere, emperyalistlere, komünistlere yutturmaya niyetliydiler ne de sınırlar ötesinde “gel gel” diye feryat eden soydaşlarının çığlıklarını duymazdan gelebilirlerdi.
Her bir yanları düşman her bir yanları hain doluydu. Yere baksalar yerde yedi başlı yılanlar, göğe baksalar, son nefeslerini vermelerini bekleyen aç akbabalar bekliyordu onları.
Fakat hiçbiri koymadı onlara; aynı yola birlikte başladıkları tarafından terk edilmek kadar… Gün oldu yalnız kaldılar umutsuzluk çöktü üzerlerine ama hiçbir zaman vazgeçenlerden olmadılar. Çünkü onlar gerçek vatan sevdalılarıydı…
Hor görüldü sevdaları, terk edildiler, küçümsendi kavgaları, bir gül bahçesine girercesine toprağa gönderildiler yine de onlar BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ parolasıyla yola devam demişlerdi. Ne yalnız kalışlarına üzülecek, ne de kanları toprağa süzülen arkadaşları arkasından gönüllerince yas tutabilecek vakitleri yoktu.
Onlar, Atatürk’ün Bursa Nutku’nda bahsettiği Türk Gençleriydiler ve yine Galip Erdem’in örnek olarak gösterdiği akyuvarlardı. Vatanı, milleti aleyhinde gösterilen en küçük kıpırtıda polisi, askeri var bu milletin deyip duracak gençler değildi onlar. Kimsenin onlara ‘haydi görev başına’ demesine gerek yoktu. Onlar bu görev ahlakını ülkülerinden biliyorlardı. Hasta edilmek istenen bedeni korumaya görevli akyuvarlar gibi zayıf düşürülmek istenen ülkenin koruyucusu olmalıydı onlar. Ne bir güç onları yönlendirebilir ne de baş koydukları yoldan döndürebilirdi…
Soylu kavgaları karşılığında mükâfat; zindanlar, işkenceler, sehpalar oldu. Allah yoluna olan sarsılmaz inanç ve teslimiyetti onları ayakta tutan. Hayatın güzelliklerini yaşamamışları belki ama onlar bu güzelliklerden, bu yola çıktıklarında vazgeçmişlerdi zaten. Yıllarca, zindanlarda kaldıkları süre içerisine, bir kuşun uçuşu, çimenin yeşili, gökyüzünün mavisi, mevsimler… unutturuldu onlara. Sevdiklerini, ailelerini göremediler. Bazıları ise hiç göremeyecekti çünkü darağaçları kurulmuştu onlar için. Ölümü beklediler hücrelerde. İki şey vardı akıllarında. Biri “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridirler, lakin siz anlayamazsınız.”(Bakara,154) Diğeri yüce sevdaları… Vatan sevdaları…
Onların bıraktığı yerden bu davayı sürdürmeye devam etmiş gençler daim varlığını koruyacak, Allah ve ülküsü yolunda can veren yiğitleri unutmayacak ve unutturmayacak…
Biliyoruz ki; UNUTMAK TÜKENMEKTİR…
“Yunus’la balık karnında, Yusuf’la kuyuda
Tanıştık tanışalı kıskandırdık suyu da
Ey sahte kahraman sen biraz daha uyu da
Sen kavgadan kaçarken ‘Hubeyd-Bilal’ yaşadık
Satmadık davayı satmadık dostları
Bu ömrü helal yaşadık
İki yüzlü çağ suskun, suçsuz vebal yaşadık
Eylül’de yas, Mayıs’ta kan, ihtilal yaşadık
( Zor Zamanlarda Yaşananlar)